1990 Sonrası Türk Sineması ve Türkiye’de Bağımsız Sinema(2.Bölüm)

Temmuz 17, 2007

3.1.Yeni Kuşak YönetmenlerXXI . Yüzyıla Türk Sinemasında ortaya çıkan ürünler toplumun içindeki bireyi inceleyen sıradan insanın sunumunu yapan ve bir anlamda gerçekliğe yeniden üreten filmlerdir. Tabutta Rövaşata, 90′ların ortalarından sonra sayıları hızla artan evsizlerin, tinerci çocukların yaşamlarını sinemaya aktarmayı başarmıştır. Toplumdan dışlanan bu kişilerin de duyguları olabileceğini göstermiş ve marjinal bir hayatın içinde olan bitenin aslında tüm toplumun sorunu ve sorumluluğu olduğunu düşündürtmüştür. Masumiyet, Kasaba, Tabutta Rövaşata, Mayıs Sıkıntısı, Üçüncü Sayfa (Zeki Demirkubuz-1998) Kaç Para Kaç (Reha Erdem- 1998) gibi filmler toplumda kendilerine yer bulamamış küçük, sıradan insanların hayatlarını konu edindikleri ve bu insanların varlıklarını hatırlattıkları için önemlidirler. Bir diğer ortak noktaları da yönetmenlerinin minimalist yaklaşımlarıdır. Oyuncu kadroları ve amatörlerden ya da tanınmamış kişilerden oluşturulmuşlardır. Bütçeleri düşüktür ve bu nedenle de zaman zaman filmlerde bazı aksaklıklar göze çarpmaktadır.(Pösteki,2004)

Genç kuşak yönetmenler, kendi dillerini oluşturma yönünde ilerlemektedirler. Sinemanın bir yönüyle insanı insana anlatma misyonu olduğunu unutmayan sinemacıların yetişmesi gerekmektedir. Bağımsız yönetmen olarak adlandırabileceğimiz yönetmenlerin oluşturdukları yeni sinemacılar klasikleşmiş sinema anlayışına, seyircilerin beklentilerine ve popüler olma kaygısına kapılmadan kendilerini filmlerinde ifade etmişlerdir.

Türk Sinemasının on yıllık panaroması çıkarılırken, hareket noktası olarak, az yada çok, bir şekilde seyirciyle salonlarda buluşan filmler göz önünde tutulmuşlardır. 1990′ların genel profiline baktığımızda önümüze çıkan 385 film yerine, gösterime girme şansını yakalamış 137 film baz olarak alınmıştır. Toplumsal bir araç olarak sinema toplumuyla buluşabilmelidir ki filmin hedef noktaları olarak sayabileceğimiz maddi beklenti, propaganda, siyaset, sanatsal iletiler gibi farklı amaçlarını tatmin edebilsin.

Bu dönemde sinemaya girip yeni sinema anlayışlarıyla ürünler veren yönetmenlerin başında, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Serdar Akar, Kudret Sabancı, Semih Kaplanoğlu, Barış Pirhasan,Derviş Zaim,Ulaş İnaç,Ferzan Özpetek,Yeşim Ustaoğlu,Reha Erdem ve Kutluğ Ataman’ı sayabiliriz.

1990 sonrasında Türk sinemasının kendine çizdiği farklı yolda yeni kuşak sinemacıların umut olduklarını söylemek mümkündür. Dünyaya duruşları farklıdır, çoğu son yıllarda ilk filmlerini çekmiş bu yönetmenlerin sinemaları Yeşilçam’a yeni görünümünü kazandıracak gibi görünmektedir.(Pösteki,2004)
3.1.1Zeki Demirkubuz

C Blok – 1993

Masumiyet – 1997

Üçüncü Sayfa – 1998

Yazgı – 2001

İtiraf – 2002

Bekleme Odası – 2003

Kader – 2006

1964′de Isparta’da doğan Zeki Demirkubuz, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olur. 1986 yılında Zeki Ökten’in yanında asistan olarak başlar ve böylece sinemaya girer.

Zeki Demirkubuz kendisine özgü bir sinemayı oturtmuştur. Filmlerindeki kahramanların hayatlarına uygun sakin, uzun çerçevelerle anlatır öyküsünü. Müzik, hareket, ışık gibi sinemasal öğeleri filmin derdini anlatacak kadar kullanmaktadır. Nihilist, dünyaya öfkeli bireylerin iç hesaplaşmalarını merkeze alan bir sineması vardır

Demirkubuz, filmlerinde küçük insanları ele almakta ve toplumu sorgulayan, birbirine yabancılaşan insanları konu edinmektedir. Filmlerin kendi finans etmesi ve düşük bütçeli filmler çevirmesiyle de ilgi çeken Demirkubuz, oyuncu seçiminde de isim yapmamış kişileri tercih etmektedir.(Aymaz,2004)

İlk filmi C Blok’ta, apartman blokları arasında geçen bir hikayeyi anlatmaktadır. Hayatındaki durgunluk ve evliliğindeki iletişimsizlik yüzünden sıkılan zengin bir kadının mutluluğu ve huzuru arayışı üzerine kuruludur C Blok.

Demirkubuz filmi için şöyle demektedir: “…bu, kapıcının oğlunun ya da bir kadının oğlunun ya da bir kadının arayışının öyküsünden öte, bir bloğun, betondan oluşmasına, cansız varlıklardan oluşmasına rağmen, günümüzdeki anlamıyla inline dönüşmüş bir bloğun filmidir. İnsanları da nesneler olarak ele aldım.” (Altyazı Dergisi,2001)

Zeki Demirkubuz, ikinci filmi Masumiyet ile sıradan insanlara bakışını sürdürmüştür. Hapisten çıkan bir genç, kocası hapishanede olan bir fahişe ve ona aşık bir adamın yani kaybedenlerin, yönetmeninin ifadesiyle bir çıkışsızlık. Bir yaşam ahlakı sahibi, duygu sahibi, kalbi olan yoksul insanlara, sorgulayan insanlara hala duygularını dinleme cesareti, onların peşinden gitme cesareti gösteren insanlara dayatılan çıkışsızlıkla ilgili ve bu insanların yani realitenin içerisinde, yani son dönemdeki Türkiye fonunda konumlanışları, bunların sıkıştırılma ve yok edilmeye zorlanmasıyla ilgili bir film.

Masumiyet filminin olay örgüsünde bir fahişe olan Uğur’un ( Derya Alabora) çevresinde gelişen olaylar ve yaratılan aşk üçgeni içerisinde oluşa gelen tutkular yer almaktadır. Film, hapishanenin müdür odasında başlamaktadir. Burada, Yusuf (Güven Kıraç) müdüre bir dilekçe vermiştir. Dilekçede, Yusuf dışarı çıkmak istemediğini, dışarıdan ürktüğünü, içerisinin daha güvenli olduğunu belirtmektedir. Yusuf, bizlere içerisi-dışarısı arasındaki karşıtlığı göstermeye çalışmaktadır. İçerisi “güvenli”, dışarısı “güvensiz”dir. Belki de dışarı ya da dışsallık ile iletişim kuramama olgusu bir yabancılaşmadır. Yabancılaşma dediğimiz bu dış durum oysa ki bir kişilik sorunudur. Günümüz insanının durumunu açıklayabilmek ve yabancılaşma olgusunu, insanın salt kendine özgü olan etkinliklerinden oluşa gelen bütünlüğün parçalanması, iletişimsizliği söz konusudur diyebiliriz.

Masumiyet filmindeki en etkin öğelerden biri olan televizyonun kullanılması “kişisel durum” toplumsal etkenlerden ne derece bağımsızdır yanıtını aramaktadır.

Filmde televizyonun bu denli etkin biçimde kullanılması özellikle de eski Türk filmlerinin sürekli ve pür dikkat seyredilmesi, televizyondaki eski filmlerin içinde bir başka filme göndermeler yapılmaktadır. Filmin bir sahnesinde “ağlama, o film” denmesine karşın geçmişe geri dönüşlerle (geçmişe yolculuk) belki o ilk masumiyetler, (Uğur’un da arayış yolculuğu geçmişteki masum günleri olabilir.) sevecenlikler, mutluluklar, aşklar ve tutkular aranmaktadır ya da arayış yolculuğudur. Bu arayış geçmiş ile gelecek arasında durmaktadır. (Altyazı Dergisi,2001)

Filmin, önemli ayrıntıları arasında yer alan “kapı” motifi hapishane müdür odasının kapısının sürekli içeri doğru açılarak, müdür tarafından her defasında tekrar kapatılmasıyla görüntülenir.Kapı motifini başka türlü ele alacak olursak, “egemen güç” ya da devlet güçleri ele alınabilir. Yusuf, içeride, yani hapishanede çaresiz değildir. Aksine dışarda çaresiz olacağını düşünmektedir. Bu düşünce doğrultusunda kapının dışarıdan kapandığını değil de içeriden kapandığını görmekteyiz. Bu sahne birkaç kez yinelenmektedir. Yusuf dışarıdaki egemen güçlere karşı, kendisini içerde egemen buluyor. İsterse kapıyı içerden kapadığında büyük ölçüde güçsüzlüğünü, bireyin yaşadığı ruhsal durumu içerebiliyordu. Filmin bir başka sahnesinde ise, Uğur’un kızı oda kapısını kapatır. Kapatılan kapı, bireyin oraya egemen olması ve kapısını ister açıp ister açmama konusunda kendi istemi doğrultusundaki bir eylemi göstermektedir. Uğur’un sorguya çekilişi sırasında odanın kapısının salona doğru açılması devlet gücünü simgeleyen kapının dışardan içeri doğru kapatılması dışardakinin içeriye olan egemenliğini ortaya koymaktadır.

“Siyah”lık bizlere karanlıkların, ölümün, kötülüğün, mutsuzluğun, egemen güçlerin rengini simgelerken “beyaz”lık sonsuzluğun, saflığın, bereketin, mutluluğun, yalınlığın, suçsuzluğun,sadeliğin ve masumiyetin rengini belki de rengin sıfır derecesini beyaz sunuyordu. Beyaz-siyah karşıtlığı cop-sargı bezi ile koşutluk yaratıyordu. (Altyazı Dergisi,2001)

Tıpkı filmde Yusuf’un kaldığı otel odasındaki kartpostal satıcısının (özne-birey) yorganın altında gözükmemesi, sadece ayakkabıların (nesne) gösterilmesi sahnesinde özne ile nesnesi arasında bağlantı kurmaya çalışırız. Ayakkabıların içi ya da dışı arasındaki ilinti kadın ve erkek cinselliğini anıştırırken, copunda erkek organını anıştığını görmekteyiz.

Bir gazetede sıradan bir üçüncü sayfa haberi olabilecek bir konuya sahip olan Üçüncü Sayfa yine zor yaşam koşulları altında varolmaya çalışan küçük insanların dünyasına değinmektedir. Para çalmakla suçlanan, kirayı ödeyemediği için tartıştığı ev sahibini öldüren ve komşusu bir kadınla arkadaşlık kuran bir figüranın öyküsünde Demirkubuz, sıradan insanın hayatını Yeşilçam geleneğinden uzakta beyazperdede tekrar üretmektedir.

Yazgı ve İtiraf da yönetmenin “Karanlığa Dair Öyküler” üçlemesinin ilk iki öyküsünü filme almıştır. Kahramanları yine sıradan, yabancılaşmış insanlar ve konuları yine onların bireysel problemleridir.

2001 yılında, senaryosunu yazdığı, yapımcılığını, yönetmenliğini hatta kurgusunu da kendisinin yaptığı “Yazgı” ile 21. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümü’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü alır.

Ayrıca film ‘En İyi 3 Film’ seçilirken, Bahar Evgin’e ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ ödülü, filmin oyuncularından Serdar Orçin’e de ‘Juri Özel Ödülü’ verilir.

3.1.2.Ferzan Özpetek

Hamam – 1996

Harem Suare – 1998

Cahil Periler – 2001

Karşı Pencere – 2003

Kutsal Yürek – 2005

Ferzan Özpetek, İtalya’da sinema eğitimi görmüş ve uzun yıllar orada çalışmış bir yönetmendir. 1990′larda çevirdiği iki filmiyle Türkiye’de ve İtalya’da başarılı bir yönetmen olarak adını duyurmuştur.

Özpetek, ilk uzun metrajlı filmi Hamam’da İstanbul’a göçüp, yerleşen teyzesinden miras olarak kendisine bir hamam kalan bir İtalyan mimarın, İstanbul’a gelişinde bulduğu insanlığı ve sıcaklığı anlatmıştır. Hamam, görüntüleri, anlatımı ve müziğiyle dikkati çekmektedir. ” Ben sinema salonuna gittiğimde ne görmek istiyorsam, o türde bir film çektim. Herhangi bir mesajım yok.” diyen Ferzan Özpetek, Harem Suare’de ise Meşrutiyet’in ilanından sonra Harem’in kapatılmasının, dört-beş yıl öncesini ve otuz yıl sonrasını anlatmaktadır. Filmde küçük bir ayrıntı da 1950′lerde bir tren istasyonunda yaşlı bir kadının Harem’deki Safiye’nin öyküsünü anlattığı genç kadının, Hamam’ın kahramanı Francesco’nun teyzesi olmasıdır. Ferzan Özpetek, iki filmiyle de Türkiye’ye dışarıdan bakan bir Türk yönetmen olmuştur. Cahil Periler de ise, bir kadının ölen kocasının bilmediği hayatını keşfedilişini anlatarak Türkiye’den uzaklaşarak farklı bir konuyu ele almıştır.
3.1.3.Reis Çelik

Işıklar Sönmesin – 1996

Hoşçakal Yarın – 1997

İnat hikayeleri – 2003

Yönetmenin de ilk uzun metrajlı filmi olarak bir ayrılıkçı gerilla ve komandonun hayatta kalma mücadelesini anlatmaktadır. Işıklar Sönmesin , Güneydoğu sorununa değinen ilk uzun metrajlı film olarak dikkati çekmiştir.

Film hakkında yapılan bir yorumda şöyle denilmektedir: ” Az sayıdaki kimi örneğin dışında, sinemamızın başını kumdan çıkarıp bir tür ‘silkinme’ gerçekleştirilmesi, ilk uzun konulu filmini çeken genç bir yönetmenin eliyle gerçekleşti… Reis Çelik, Kürt sorununu beyaz perdeye taşıyarak yıllardır süren sessizliği bozdu.

Reis Çelik, siyasal bakışını ikinci filminde de sürdürerek 12 Mart’ta asılan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını ilk kez ele almıştır. Hoşçakal Yarın, üç gencin idam süreçlerini konu edinmektedir.

Film hakkında Atilla Dorsay’ın yorumu şöyledir: ” Devlet denen mekanizmanın, hükümetiyle, meclisiyle ve ordusuyla sert bir eleştiri süzgecinden geçirilmesi var filmde.” Reis Çelik, hep politik filmlerle mi yoluna devam ediceği sorusuna şu şekilde cevap vermektedir: “Politika her zaman olacak. Sinema yoluyla bir iki derdimizi anlatalım, şu topluma ışık tutalım, toplum belli bir düzeye gelsin. Sonra biz ayaklarını suya daldıran adamın, suyun çıkardığı sesle kuşa bakışı arasındaki izlenimi inceleyen bir iç dünya filmi yapalım.”
3.1.4.Barıs Pirhasan

Küçük Balıklar üzerine Bir Masal – 1989

Yerçekimli Aşklar “Gül ile Adem” – 1995

Usta Beni Öldürsene – 1996

Bir Kadın Bir Ördek – 2000

Kendim ve Diğeri – 2000

O da Beni Seviyor – 2001

Adem’in Trenleri – 2007

Senaryo yazarlığından yönetmenliğe geçen Barış Pirhasan, 1989′da Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal ile ilk filmine imza atmıştır.

Usta Beni öldürsene adlı film, Bilge Karasu’nun masal tarzı bir öyküsünden esinlenerek oluşturulan sanki Türk filminden çok bir Avrupa filmi gibi görülmekte ve görsellikte, mekan kullanımı ışığı,montajı, müzik çalışması, dekoru, roller ve kavram/nesneler gibi öğelerin de uçmak, yüzmek, deniz, palyaço, ip cambazı, denge oldukça düzeyli ve başarılı bir yapım sunulmaktadır.

Olay örgüsünde ise; küçük yaşta annesi ve babasını kaybeden İshak, kendisini evlat edinen ve büyüten, ip üzerinde gösteri yapmayı öğreten babası ya da ustası ile, IOLA Sirki’nde çalışmaktadır. Ustanın tek arzusu beş yaşlarındayken evlat edindiği çırağı İshak’ı savaşın içerisinden kurtarıp mutlu olacakları bir ülkeye götürmektir. Oysa ki bu durum sirktekilerin ortak sorunudur. Sirkte çalışan herkes bu ortamdan kurtulmak için kendilerini Yeni Dünya’ya götürecek olan işadamını beklemektedirler. Bu esnada, Amir’in yanından kaçan bir kaçak, sirkteki bıçak atıcısının karısının yardımı ile sirke sığınır. O da sirkte palyaço olarak çalışmaya başlar. Bu durum tüm sirk çalışanlarını endişelendirir ama yine de amire teslim etmezler, onu palyaço kıyafetinin altında gizlemeye çalışırlar. İshak, kör balıkçının sahibi olduğu deniz kızına aşık olur ve onu kurtarmak ister.

Film, ustaca kullanılmış şiirsel bir atmosfer çerçevesinde, eninde sonunda, aynı ipin üstünde oluşturulan dengede birinin düşeceği ve sonunda da çırağın belki de isteyerek düşmesi üzerine kurulmuştur.Film zaman ve mekan çizgisinden uzaklaşıp, geçmiş-gelecek ve şimdi arasında birbiriyle kesişen daireler çizmektedir.(Çomak,2000)

Farklı Avrupa tarzında ve İngilizce çekilen Usta Beni Öldürsene, “Türk Sinemacılarının son dönemde asla çıkamadıkları felsefe alanlarında dolaşan, sinemamızın az işlenmiş temaları işleyen, tartışan bir film.” olmuştur.

3.1.5.Derviş Zaim

Tabutta Rövaşata – 1996

Filler ve Çimen – 2001

Çamur – 2003 ( 60. Venedik Film Festivalinde ‘Akıntıya Karşı’bölümünde yarışan film, UNESCO’nun yarışma dışı verilen ‘Sinemanın Geleceği’ özel ödülünü aldı.)

Cenneti Beklerken – 2006

Kıbrıs doğumludur.1991 yılında “Kamerayı As” adlı deneysel video filmini çekerek sinemaya girer.1992 yılında televizyonda yayınlanmak üzere ” Rock Around the Mosque” adlı belgeseli çeker.

1992 yılında yazdığı ” Ares Harikalar Diyarında” adlı romanıyla ‘Yunus Nadi Roman Armağanı Birincilik Ödülü’nü kazanır.

Tabutta Rövaşata, evsiz bir adamın öyküsünü anlatmaktadır. Çok küçük bir maliyetle çevirmiştir. Filmin seyirciden ilgi görmemesini yönetmeni şu faktörlere bağlamaktadır: “Senaryonun manipülatif bir senaryo olmasını yani, seks, şiddet, 10 dakikada bir ritmin artması gibi özellikleri yok. Çok tanınmış oyuncular yok.”
3.1.6.Serdar Akar

Gemide – 1998

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar – 2000

Maruf – 2001

Barda – 2006

Serdar Akar, çektiği kısa filmlerin ardından ilk filmi Gemide ile dikkatleri çeken bir yönetmen olmuştur. Senaryolarını da yazdığı Gemide ve Laleli’de Bir Azize (Kudret Sabancı) filmlerinde çok küçük maliyetle çalışmışlardır.

Gemide, “bir memleket gibidir gemi” cümlesiyle açılmaktadır. Gemide’nin kahramanları aslında 90′larda bir ahlak çöküntüsüne ve bunalıma kapılan insanların bir izdüşümü gibi durmaktadır. Filmin bir diğer yönü de Laleli’de Bir Azize filmi ile kimi ortak sahneleri ve oyuncuları paylaşmasıdır. Filmin ilk cümlesi gibi toplumsal düzenle gemidekilerin hayatları birbirne paraleldir. “Gemide’nin mekanları, gerçeklikle simgeselliği olağanüstü bağdaştıran bir özgünlüğe ulaşır. Kimi zaman belgesele yakın bir üslupta, tüm gerçek fonksiyonları içinde gösterilen ‘gemi’, elbette memlekettir, kaba ve acımasız, gündelik ve sorunsuz, hazır ve tüketici tutumlarımızla bir cennetten bir cehenneme dönüştürdüğümüz şu kendi ülkemiz… Laleli semti ise sanki yeni düzenin İstanbul’unun simgeleri yolsuzluk, mafya, sömürü kadırımlara taşmıştır.”


3.1.7.Kudret Sabancı

Laleli’de Bir Azize – 1998

Kudret Sabancı, ilk filmi Laleli’de Bir Azize’de Serdar Akar’ın senaryosuyla ve Gemide’nin paralelinde bir öyküyle yönetmenliğe başlamıştır. Sattıkları erkeğe götürürlerken Gemide’nin kahramanlarının kaçırdığı kızı arayan kötü kahramanların Laleli’de Bir Azize. Hızlı kurgusuyla Gemide’den farklı bir tarzı olan filmin yönetmeni Sabancı için “…sinema bir show…sanat değil, başka bir şey değil, ışığıyla, kurgusuyla, oyunculuğuyla…izleyenlere sinemada hoş bir tat bırakmak gerekiyor.” dur
3.1.8.Yeşim Ustaoğlu

İz – 1994

Güneşe Yolculuk – 1998

Bulutları Beklerken – 2003

1960′da Sarıkamış’da doğmuştur. Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezun olmuştur. İlk kısa filmi olan “Bir Anı Yakalamak”ı 1984′de çeker. 1987′de “Magnafantagna”, 1990′da “Düet” ve 1991′de “Otel”i çekmiştir. 1994′de ilk uzun metrajlı filmi “İz”i çeker. Daha sonra 1998′de “Güneşe Yolculuk”u, 2003′de de “Bulutları Beklerken”i çeker.

İz, bir komiserin, intihar etmiş bir klarnetçinin izini sürüşünü anlatmaktadır. “Yönetmen gerilimi, belirsizliği, bir nebze doğa üstücülüğü, gizemi büyük bir ustalıkla kullanarak, salt kendi ilk filmini değil, bir türün ilk örneğini de imzalıyor.

Güneşe Yolculuk, Türkiye’nin batısından ve doğusundan gelen iki gencin İstanbul’daki dostluklarını anlatmaktadır. Bu iki gencin yaşadıkları çerçevesinde varoşlarda yaşayan, göç etmiş insanların yaşam savaşları yansıtılmaktadır. Filmin kadrosu amatör oyunculardan oluşturulmuştur. Ustaoğlu, filmini anlattığı röportajında; Türkiyedeki problemlerin ve insanlara olan duyarsızlığın onu çok etkilediğini ve göç sorununa değinmeyi istediğini belirtmektedir.
3.1.9.Semih Kaplanoğlu

9 Eylül Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü mezunu. 1984 yılında İstanbul’a gelir. Başlarda istediği ortamı oluşturamadığı için sinema dışındaki sektörlerde çalışır. Reklam yazarlığı yapar, bazı dergilerde plastik sanatlarla ilgili yazılar yazar. Kamera asistanlığı yapar, takma adla senaryolar yazar.

Yönetmen olarak çalıştığı ilk projesi televizyon dizisi olan ve Türk halkının çok sevdiği “Şehnaz Tango”dur. Montpellier’de ödül aldığı öyküsü “Herkes Kendi Evinde”nin senaryosunu, Özden Cankaya ve Serpil Kırel’le beraber geliştirir ve 2001 yılında ilk filmi “Herkes Kendi Evinde”yi çeker. Bu film 2001 yılında onun hem İstanbul Film Festivali’nden hem de Ankara Film Festivali’nden ‘En İyi Film Ödülü’nü almasını sağlar. Yine aynı yıl düzenlenen 12. Arıburnu Ödülleri’nde ‘En İyi 2. Film ve ‘Bilge Olgaç Jüri Özel Ödülü’nü kazanır.

Genç bir kızın yaşadığı şiddeti ve tacizi anlattığı ikinci filmi “Meleğin Düşüşü”, 41. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi 3. Film’e verilen Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü ve En İyi Kadın Oyuncu (Tülin Özen) dahil 6 dalda ödüle değer bulunur. “Meleğin Düşüşü” Fransa’nın Nantes kentinde düzenlenen ve Afrika, Latin Amerika ve Asya filmlerinin gösterildiği, 27. Nantes 3 Kıta Film Festivali’nde de ‘Altın Montgolfiere Ödülü’nü alır.(Dönmez,2005)

3.1.10.Kutluğ Ataman

1961 yılında İstanbul’da doğar. Mimar Sinan ve Sorbonne Üniversitesi’nde sinema eğitimi görür. 1985 yılında yönettiği “Hansel ve Gretel” adlı kısa filmiyle Peter Stark Prodüksiyon bursunu kazanır. Paris Centre de la Recherche Cinematographique’deki araştırmalarıyla, Charles Boyer ödülüne layık görülür.

Londra’da yaşayan yönetmenin, 1988 yılında çektiği ikinci kısa filmi “La Fuga” Torino Oberhausen Festivali’nde gösterir. Ataman, bu filmiyle, New York Uluslararası Film Sergisi’nde birincilik ödülü alır. Aynı yıl, yine La Fuga, Washington DC, Cine Yarışması’nda En İyi Film seçilir ve Altın Kartal Ödülü’nü alır. 1989′da da Chicago Film Festivali’nde La Fuga filmi, onun Özel Ödül’ü almasını sağlar.

Senaryolarını da kendisi yazan yönetmen, 1989′da senaryosunu yazdığı Leyla of Mist filmiyle, Harry Kumtiz Yaratıcılık Ödülü’nü alır. 1994′de düzenlenen, 7. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde, ilk uzun metrajlı filmi olan Karanlık Sular filmiyle Seçiciler Kurulu Özel Ödülü’nü kazanır. 1999 yılında çektiği ikinci uzun metrajlı filmi olan “Lola & Bilidikid” ile İstanbul uluslararası Film Festivali’nde Hürriyet Halk Ödülü’nü, 12. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanır. Yönetmen üçüncü filmi “İki Genç Kız”da birçok festivalden ödülle döner.

Ataman bu filmlerinin dişinda, Semiha Berksoy (1999), Peruk Takan Kadınlar (1999) ve Ruhuma Asla (2000) adlı belgesellerin de yönetmenliğini yapmıştır.

3.1.11.Ulaş İnaç

21 Temmuz 1972 Ankara doğumlu genç bir yönetmen. 1991′de Saint-Benoit Fransız Lisesi’nden mezun olduktan sonra üniversite eğitimi için Fransa’ya gider. İki yıl mühendislik okur ama istediği eğitimin bu olmadığına karar vererek Paris Devlet Yüksek Konservatuarı’nın sınavlarına girer. Oynadığı ilk rol ise Verdi’nin Macbeth Operası’ndaki Medico’dur. Daha sonra 20′den fazla eserde rol alır. Fransızca olarak yazdığı uzun metrajlı film senaryosu “Picasso Kötüdür” bir Fransız yapım şirketince satın alınır.

2005′de yapımcılığını da kendisinin yaptığı ilk uzun metrajlı filmi olan “Türev”i çeker. Ulaş İnaç filminin senaryosunu Miguel de Cervantes’in 1605′te yazdığı “Don Kişot”unda yer alan “Münasetsiz Meraklı” adlı hikayeden etkilenerek yazar.(Türev Filminin Basın Bülteni)

Yönetmenin insan ilişkileriyle ilgili bu hikayeyi seçmesinin nedeni ise oldukça ilginç. “Don Kişot’u tekrar okurken beni çok şaşırtan bir şey yakaladım. Freud’dan üç yıl önce Cervantes biliçaltı mefhumunu sezmiş, anlamış ve dile getiriyor. (Özyurt,2005)
3.1.12.Reha Erdem

A Ay – 1988

Kaç Para Kaç – 1998

Korkuyorum Anne – 2004

Beş Vakit – 2006

Kısa filmler çeken Reha Erdem, ilk filmini 1988 yılında çevirmiştir: A Ay. Daha sonra reklam filmi yönetmenliği yapmıştır.

Kaç Para Kaç, sıradan bir hayatı olan gömlek dükkanı olan Selim’in tesadüfen büyük miktarda paraya sahip olmasını konu edinmektedir. Paranın getirdikleriyle değişen Selim’in tesadüfen büyük miktarda paraya sahip olmasını konu edinmektedir. Paranın getirdikleriyle değişen Selim adlı kahraman ile Erdem, “Varlıkla olan sorunsalını zihniyet bazında çözmeyen kof bir ‘ahlakçılığın’ somut ve elle tutulur engellerle karşılaştığında nasıl tepe taklak olacağını başarılı bir mizanselle ” kurgulanmıştır.” Paranın getirdiği rahatlık ve tüketme iştahı filmin kahramanını kıskacı altına almıştır. “Şu anda para meselesi bütün dünyayı ilgilendiriyor…çağımızın meselesi, ama ondan da öte Türkiye’de para dışında hiçbir değer, insani anlamda hiçbir kriter kalmadığı için tek kriter para ve dolayısıyla filmdeki bu küçük hikaye Türkiye parodisi gibi bir şey.”
3.1.13.Nuri Bilge Ceylan, minimalist sinema ve uzak

Koza – 1995 (Kısa Film)

Kasaba – 1996

Mayıs Sıkıntısı – 1999

Uzak – 2002

İklimler – 2006

Koza adlı kısa filmiyle adını duyuran Ceylan, düşük bütçeli filmleri ve profesyonel oyuncu kullanmaması ile dikkat çekmektedir. Nuri Bilge Ceylan, mütevazi, içine kapanık, sıradan bir dünya yaratır filmlerinde. Kişisel basit ve içe dönük bir sinemadır onunki.

Nuri Bilge Ceylan, filmlerinde yalın bir anlatımı tercih etmektedir. Kasaba’da dört mevsimde, dört öykü anlatılmaktadır. İki kardeşin okul – doğa – ev arasında geçen bir tanıklık süreci ile büyümelerini anlatan filmde yönetmen oyuncu olarak kendi ailesini kullanmıştır ve dingin havası, minimalist yaklaşımıyla dikkati çekmektedir.(Akbulut,2002)

Ceylan’ın sineması,sezgi ile kavranmaya çağıran bir tinsellik taşır.Üç filminde de görüntüler fotoğraf güzelliğindedir.Sinematografinin derinliği,minimalist biçimi,sanat ahlak ilişkisini sorgulaması,Ceylan’ın stilini ruhsal kılar.

Ceylan’ın filmleri ,”temiz” görselliğiyle izleyicide orada bulunma arzusu uynadırsa ve bu yönüyle dingin, huzurlu bir atmosfer çağırıştırsa da,derinlerde acıtıcı,yaralayıcı bir sahicilik taşır.Onun filmlerinde çatışmayı,gerilimi oluşturan bu acıtıcı durumlar,günlük yaşamın sıradanlığı içinde gizlidir.Uzak bu yönüyle yönetmenin “en can sıkıcı” filmi olarak görülebilir.Uzak bir suçluluk duygusu yaşatır izleyiciye,yönetmen için bu duygu oldukça tanıdıktır ve çocukluktan itibaren farklı olmakla ilgilidir.Ceyla bu konuyla ilgili olarak şöyle söyler: “Bilincim özellikle farklılıklarım üzerine yoğunlaşırdı.Suçluluk duygusu yarattığı için çocukluktan beri böyleydi.Bilirsiniz çocuklukta bir alay mekanizması vardır.Alay edilmemek için alay etmek zorundasınızdır.iktidar ilişkisi çocukken,okulda başlar.(Teker,2002)

Özellikle yabancı basında olmak üzere pek çok sinema yazarı,Ceylan’ı sanat filmleri yapan bir auteur olarak adlandırır.O,bir Auteur olarak filmlerinde alter-egosunu/ikizini yerleştirir.Ceylan filmlerinde,kendi görünmez ama kendi sesini duyuracak karakterleri filme yerleştirir.Yönetmenin,İklimler’den önce çektiği üç filminde de onun alter egosu başroldedir,nitekim Ceylan’ın son filmi İklimler’de perdede gördüğümüz yönetmenin alter egosu değil kendisidir.

Ceylan’ın Tarkovsky ile benzerliği,bir yönüyle filmlerinin Mistisizme açılım sağlamarından kaynaklanır.Tarkovsky filmlerinde insan olmanın anlamını,çağdaş toplumla insanın spiritüel ilişkisini,inanç,varoluşun anlamı gibi insan ve felsefe merkezli kavramlar üzerinde durur.Özellikle Kasaba’da bu düşünce daha belirgindir.Filmde savaş için Hindistan’a kadar gitmiş olan Dede Emin,sanki yaşamının anlamını bulmuş gibi konuşur.Dedenin söylemi,filme mistik hava katar.(Akbulut,2002)

Mayıs Sıkıntısı da, Ceylan’ın kendi kasabasına dönüşüdür. Çehov’a adayacağını ve kendi ailesini oyuncu olarak kullanacağı bir film çevirmek için doğduğu kasabaya gelen bir yönetmeni ve kasabada yaşayan farklı insanları anlatan, gösterişten uzak, yalın, sade bir filmdir.

Entry Filed under: - Türk Sinemasından, Sinefil Özel. .

Leave a Comment

Required

Required, hidden

Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Kategoriler

Son Yorumlar

asinema on Sözlerin Ötesinde

Blog Stats

Blogroll

Kategori Bulutu

- Animasyon - Belgesel - Belgesel Sinema - Deneysel - Dünya Sineması - Dünya Sinemasından - Festivaller, Yarışmalar - Filmler - Işık - Kamera - Kurgu - Kurmaca - Kısa Film - Oyuncular - Senaryo Yazımı - Ses - Sinema Akımları - Türk Sineması - Türk Sinemasından - Tür Sineması - Unutulmaz Sahneler - Yönetmenler Haberler: Kamera Arkası Kısa Film İzle Sinefil Özel Sinema Kritik: