Türk Sinemasında Şiddet ve İşkence

Temmuz 17, 2007

Türk sinemasında şiddetin ilk yansımalarına 40′lı yıllardaki köy filmlerinde rastlıyoruz. Şiddet ve işkencenin erotizmle buluştuğu bu ilk örneklerden yola çıkan AGAH ÖZGÜÇ, 12 Eylül Filmleri’ne kadar uzanıyor.

Giderek bir “şiddet toplumu” olma yolunda iz sürüyoruz sanki. Futbol karşılaşmalarında, aile içi ilişkilerde, TV programlarında, siyasal yaşamda, açık oturumlarda ve heryerde… Ve bir örnek…

Yanılmıyorsam bir yıl kadar önce TV kanallarında, bir haber ajansının rastlantı sonucu kamerasıyla görüntülediği bir film izlemiştik. Bir acı gerçeği yansıtan film, eğer başka ülkede yaşanmış olsaydı kimbilir tepkileri ne kadar büyük ve sert olurdu?.. İskenderun’da yaşanan bu olayda, belediye işçilerinin küçük bir köpeği nasıl haince, insanlık dışı bir davranışla yerlerde sürükleyip, sonra da çöp kamyonuna attıklarını dehşetle izlemiştik. Hele, ölüme adım adım ve de canlı olarak yaklaşan köpeğin, çöp kamyonundan bir bakışı vardı ki… Kurtarılmayı bekleyen çöpler arasındaki o köpeğin hüzünlü bakışını izleyen herkes hatırlayacaktır. O işkenceci işçiler neyin ve kimin hizmetinde olsalar da bu davranışlarının onaylanması elbette mümkün değildir.

Evet, bu sadece “bir örnek” dedik. Bu, konumuz olan bir film sahnesinden değil, gerçek bir yaşamdan…

KIZGIN DEMİRLİ, TAŞLI İŞKENCE VE YILANLI “CİNSEL TACİZ”
Türk sinemasında işkenceye yönelik ilk şiddet eğilimlerine gelince, 1945 yılında Refik Kemal Arduman’la Mümtaz Ener’in yönettiği “Köroğlu” filmi, konumuzun başlangıcını oluşturabilir. Muhsin Ertuğrul sinemasında ise işkenceye dayalı şiddet öğelerine rastlamak, hatırladığımız kadarıyla pek mümkün değil. Bir destan özelliği taşıyan “Köroğlu”nun temel öyküsündeki çıkış noktası bu eğilime açıktır. Ağır bir işkence sonucu Ali’nin (Köroğlu) babası Deli Yusuf’un gözlerine mil çekilir Bolu Beyi’nin cellatları tarafından…

1949′da Lütfi Ö. Akad’ın Halide Edip uyarlaması “Vurun Kahpeye” adlı ünlü filmi, linç olayına dönüşen, dehşet verici bir işkence sahnesini sergiler. Kurtuluş Savaşı sırasında devrim karşıtı yobazlar, Aliye öğretmeni yerlerde sürükleyerek, taşlıyarak öldürürler.

Taşlı işkence olayının bir başka örneğini 1968 yılında Metin Erksan’ın bir filminde görürüz. Gerçekte Erksan’ın sinemasında şiddet hep vardır. Ve bu şiddet olgusu “tutku”ya dayalıdır. “Kuyu”, bu açıdan Erksan’ın en tipik filmlerinden biridir. Köylü Hasan (Hayati Hamzaoğlu), gönlünü kaptırdığı Fatma’yı (Nil Göncü) birbiri ardına üç kez kaçırır. Zorla, kaba kuvvet kullanarak. Dağda, nehirde bir köpek gibi sürükleyerek, ağaçlara bağlayarak… Bu tek taraflı kara sevda klinik bir sonla noktalanır. Hasan bir kuyuya indiğinde Fatma, koca koca taşları kafasına indirir. Bu bir “işkence ödeşmesi”dir köylü Fatma’nın…

Dünya sineması tarihinde bile kolay kolay görülmesi mümkün olmayan “yılanlı işkence sahnesi”ni hatırlayanlar olacaktır kuşkusuz. 1970′te çekilen Yılmaz Güney’li “Canlı Hedef” adlı filmin bir sahnesini… Asım Mavzer adlı kabadayıyı oynayan Yılmaz Güney, sorguladığı çete reisinin metresi Melek Görgün’e uyguladığı işkence, kriminoloji tarihine geçebilecek kadar caniyanedir. Güney, Görgün’ün cinsel organına canlı bir yılanı sokarak sorgulamasını sürdürür. Yılanla “cinsel taciz”li bir işkence ve sonuç bir cinayet…

KALIPÇILIĞA DÖNÜŞEN İŞKENCE GÖRÜNTÜLERİ
Yukarıda dört tipik örneğini verdiğimiz “şiddet ve işkence” sahneleri, elbette bu dört filmle sınırlı değil. Ancak 1945-68 yılları arasında çekilen filmlere baktığımızda, diğerleriyle birçok açıdan ayrıcalıklar taşıdığını görürüz. Özellikle de ele alınan öykülerin örgüsüyle bağlantılı bir gerilim içermesine ve temel konularıyla örtüşmesine karşılık bu dört örnek, şiddeti sorgulamazlar. Yalnızca yüzyıllardan beri sürüp gelen ve nedenleri ne olursa olsun “işkence ayıbı”nın dehşetini gözler önüne sermekle yetinirler.

Şiddet ve işkence, polisiye, tarihsel ve yerli western filmlerinde seyircinin dikkatini uzun süre ayakta tutabilme amacına yönelik “yapay gerilim sahneleri”nden oluşur çoğunlukla. Aşağı yukarı bu tür işkence görüntüleri birbirinin benzeri ve tekrarıdır. Kolaycılık ve “kalıpçılık”tan öteye geçemez. Örneğin bir “Malkoçoğlu” filminde Cüneyt Arkın, Bizans zindanlarında elleri ayakları zincirlerle bağlanmışsa “Altın Çocuk” filminde de aynı sahneyi harfi harfine görebilirsiniz. Görüntüde değişen yalnızca elleri ayakları iple ya da zincirle bağlanıp tavana askıya alınmış oyuncudur. Bu oyuncu, bir başka filmde Sevda Ferdağ da olabilir… Elleri bağlanmış kadın veya erkek gibi sahneler, işkencenin ardından “cinsel taciz görüntüleri”ne dönüşebilir. Yabancı filmlerin etkileriyle…

“Killing” türü çizgi-roman uyarlamalarında şiddet ve işkencenin her çeşidini görürüz. Kamçıyla döverek uygulanan işkenceler, usturayla boğazı kesilen kadınlar… İşkence ve öldürülme sonucu kanlı bir mezbahaya dönüşür bu sahneler. İnsanın insana yaptığı bu işkencelerin ya da işkence sonucu ölüm olaylarının sinemadaki boyutları ne kadar caniyane ve dehşet verici olsa da sansür engeline takılmaz. Yeter ki suya sabuna dokunulmasın, yani şiddet ve işkence siyasallaştırılmasın. Devlet kurumları ve bu egemen ideolojinin hizmetinde olanlar yeter ki sorgulanıp eleştirilmesin… Tersi oluştuğunda bağımsız ve işkence olgusunu sorgulayıcı tavırla ele alan filmlere geçit yoktur. Varolan dolaylı ya da dolaysız biçimde işlevini sürdüren yasaklardır. Bu genelde “dün”e kadar böyleydi. Ya şimdilerde?.. İşte şimdi “bugün”e geleceğiz. 1980′li yıllarda birbiri ardına çekilmiş “12 Eylül Filmleri”nden başlayarak.

Kıyısından da köşesinden de olsa bir dönemi yansıtmaktan çok siyasal nedenlerle hapiste yatmış devrimcilerin öyküleri üzerine kurulu bu tür çalışmalar konusunda Murat Belge “12 Eylül filmi henüz yapılmadı” der. Ali Özgentürk’e göre de 12 Eylül Filmleri gibi bir tanımlama “Sentetik bir bakış açısıdır”. Bu başka bir yazının konusu elbette. Seksenli yıllarda böyle bir kodlamayla tanımlandığı için “12 Eylül Filmleri” diye sözetmek zorunda kaldığımız bu tür filmlerin büyük bir bölümünde işkencenin yer alması bizim konumuz.

DİKKATLİ, ÖRTÜLÜ VEYA ÜSTÜ KAPALI
1986′da ilk örneğini gördüğümüz Şerif Gören’in “Sen Türkülerini Söyle” adlı filminde işkence vardır, ama bu eylemi net biçimde görebilme olasılığı yoktur. Üstü kapalı bir biçimde, duyumsatılarak verilir. 12 Eylül öncesi olaylara karışmış Hayri (Kadir İnanır), 7 yıl hapiste yattıktan sonra özgürlüğüne kavuştuğunda işkenceden geçirildiği eski günleri anımsar. Çığlıkları, feryatları ve gözleri bağlı görüntüsünü… Sık sık gelip gider gözlerinin önünden.

Zeki Ökten’in “Ses” adlı filminde durum değişmez. 6 yıl hapiste yatan devrimci gencin işkence nedeniyle bir kolu sakat kalmıştır. Kim tarafından ve nasıl? Biz o işkence sahnesini göremeyiz. Ama Ökten simgesel bir anlatımla, sürekli göndermeler yapar. Örneğin, sahil kenarında bir balıkçının ahtapotu taşlara çarpması gibi. İşkenceciler, belki de kolunu taşlara vura vura sakat bırakmışlardır. Genç devrinci, sesinden tanıyıp işkencecilerden birine benzettiği adamın ellerini ve gözlerini bağlar. Eski bir Rum kilisesinin avlusunda sorgular. Adam gerçekten işkenceci midir? Kuşkular netleşmez.

1987′de Ümit Elçi, Çetin Altan’dan uyarladığı “Bir Avuç Gökyüzü”nde siyasal içerikli işkenceyi görüntülediyse de bu fotoğraf, yazık ki seyirciye ulaşamadı. Rüyadaki işkence sahnesi sansür kurulu tarafından kesilip budanmıştı. Aynı yıl Muammer Özer’in “Kara Sevdalı Bulut” adlı filmi de yasaklanır ve filmin negatiflerine işlem gördüğü stüdyodan polis baskısıyla el konulur.. İhbarı yapanlar da stüdyo sahipleridir. Kaldı ki 12 Eylül darbesinin ardından tutuklanan iki kadına yapılan işkenceyi bu filmde de göremeyiz. Olayı yalnızca kurbanlardan birini muayene eden doktorun “İşkence görmüş” deyişiyle öğreniriz, o kadar… Filmin bir sahnesinde ise bir devrimciye polislerin coplarla saldırdığı görülür.

Memduh Ün, “Batan Kapılar Kapalıydı”da siyasal nedenlerle işkence görüp yılgınlık sürecine giren Nil’in (Aslı Altan) öyküsünü anlatır. Filmin bir sahnesinde genç kadın taşlar üzerinde diz çöktürülmüştür. Çırılçıplak ve gözleri bağlanmıştır. Kamera bu çıplaklığı Nil’in sırtından görüntüler. Ve anlarız ki o da işkence görmüştür.

“KARARTMA GECELERİ”NDEN “GÜLÜN BİTTİĞİ YER”E…
Yusuf Kurçenli’nin 1990′da Rıfat Ilgaz’dan uyarladığı “Karartma Geceleri” de siyasal içerikli bir film. Ama Kurçenli 80′li yılları değil, daha önceki bir dönemi, Rıfat Ilgaz’ın gerçek yaşamından bir bölümü anlatıyor. 1940′lı yılları… Yazdığı bir kitabı nedeniyle başı derde girip polisce aranan filmin kahramanı aydın öğretmen Mustafa Ural (Tarık Akan) kimdir?

“‘Karartma Geceleri’nin kaçak öğretmeni Mustafa Ural benim. Bu roman ve bu film benim 1944 yılında 2 buçuk ay süreyle kaçışımın öyküsüdür” der Rıfat Ilgaz.

Bu kaçışın sonucunda tutuklanır solcu öğretmen. Ve “kaçak solcular”ın korkulu rüyası ünlü Sansaryan Han’da işkenceden geçirilir. Sansürcüler yine devrededir. Ama bu kez işkence, çığlıklarla veya diyaloglarla geçiştirilerek değil de, öncekilerden daha farklı biçimiyle sergilenir “Karartma Geceleri”nde. İşkence eyleminin simgesi olan “göz bağı”yla sımsıkı kapatılmıştır “kurban”ın gözleri. Ve çırılçıplaktır. Çıplak bedenine kovalarla buz gibi soğuk sular dökülür.

Kurçenli’nin işkenceyi, şiddet öğelerine fazla yaslanmadan soğuk bir duş sahnesiyle göstermesine karşılık, siyasal suçluların öykülerinde yine de bu sınırlar istenildiği gibi aşılamayacaktır. Sansür baskısı korkusuyla. İşte 1994′te Artun Yeres’in İnci Aral uyarlaması “Buluşma”da işkence varsayımı “Karartma Geceleri”nden önce çekilen diğer örneklerdeki gibi “laf”da kalacaktır. Oysa, siyasal bir çatışma sonucu ayağından vurulan devrimci genç (Aytaç Arman), geçtiği ağır işkenceden erkekliğini kaybederek çıkmıştır.

1995-98 arası, siyasal içerikli ya da kahramanı “işkence kurbanı” olan tiplemeler pek yer almaz Türk sinemasında. Şiddet ve işkence olgusu suya sabuna dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmeyen konular içinde sürüp gidecektir. Sinan Çetin’in tümüyle cinsel şiddete dayalı, bol güzel kadınlı bir o kadar da uçuk-kaçık maço erkek tiplerinin doluştuğu “Bay E” adlı filminde ne işkencelere tanık olmayız ki? Hele, Cansu Akbel’in işkenceyle dilinin kesildiği sahne. “Bay E”de olduğu gibi bir “cani tipleri galerisi”ni oluşturan Umur Turagay’ın “Karışık Pizza”sında sandalyeye bağlı pizza dağıtıcısı gariban gence (Olgun Şimşek) yönelik işkence, film boyunca sürer. İrfan Tözüm’ün “Mum Kokulu Kadınlar”ında, Erden Kıral’ın “Avcı”sında ve Serdar Akar’ın “Gemide”sinde sergilenen şiddet türleri ise cinsellikle endekslidir.

Mustafa Altıoklar’ın “Ağır Roman”ı, siyasal bir film olmamakla beraber, polis işkencesini ilk kez dolaysız biçimiyle gösterebiliyor. Dilinin çözülüp konuşması için Berber Ali’ye (Savaş Dinçel) uygulanan işkenceyi. Ama “işkenceci polis tipleri”nin en acımasız biçimiyle ve de film boyunca yer aldığı film, İsmail Güneş’ten geliyor.”İnsanlık ayıbı işkence”nin her türü yer alıyor “Gülün Bittiği Yer”de. Erkeklik organına iliştirilen elektrik teli, tazyikli su, Filistin askısı, falakadan şişmiş ayaklarla tuz üzerinde yürütme gibi. Tüm bu işkence dehşet verici boyutlarıyla sürüp giderken, işkenceci polisler, birbirleriyle şakalaşacak ve kabak çekirdeği yiyecek kadar rahatlar… Kurbanları ise, ağır işkence sonucu erkekliğinin örselenmesi utancıyla sevgilisine dönemeyen bir genç (Tolga Tibet)… Uzadıkça uzayan tren bölümleri ve işkence sahnelerinin tekrarlarıyla oluşan bazı aksaklıklar bir yana bırakılırsa “şiddeti ve işkenceyi sorgulaması” açısından elbette ki cesur bir film sonuçta. Yıllarca vuran kıran karate yapan polis rollerinde izlediğimiz Cüneyt Arkın’ın, gözaltındaki oğlunu kaybeden bir savcıyı, acılı bir babayı oynaması da filmin ilginç yanı.

“Gülün Bittiği Yer”i iyi ki Alan Parker gibi yabancı bir yönetmen çekmemiş. Yoksa “kıyamet” koparılırdı milliyetçi duygularla. “Yeni bir Geceyarısı Ekspresi” diyerek… Yine de işkenceyi “acıtıcı” bir tavırla bir Türk yönetmeninin sergilemesinden rahatsız olanlar yok değil.

İyi ama, “şiddet” günümüz Türkiye’sinde toplumsal bir olgu haline geliyorsa ve “işkence” de bir devlet politikası gibi algılanıyorsa?..

Entry Filed under: - Türk Sinemasından, Sinefil Özel. .

Leave a Comment

Required

Required, hidden

Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Kategoriler

Son Yorumlar

asinema on Sözlerin Ötesinde

Blog Stats

Blogroll

Kategori Bulutu

- Animasyon - Belgesel - Belgesel Sinema - Deneysel - Dünya Sineması - Dünya Sinemasından - Festivaller, Yarışmalar - Filmler - Işık - Kamera - Kurgu - Kurmaca - Kısa Film - Oyuncular - Senaryo Yazımı - Ses - Sinema Akımları - Türk Sineması - Türk Sinemasından - Tür Sineması - Unutulmaz Sahneler - Yönetmenler Haberler: Kamera Arkası Kısa Film İzle Sinefil Özel Sinema Kritik: